Patricia Field için önümüzdeki günlerde vizyona girecek olan ve önemli kısmı Ortadoğu’da geçen Sex and the City 2′nin yeri çok ayrı. Field, “Göbek atarak büyüdüm ben. Bu film moda birikimim ve yaratıcılığımın yanı sıra kültürel mirasımın da yansıması oldu,” diyor
Film sektörünün en ünlü stilistlerinden Patricia Field yıllardır bu piyasanın içinde, çok iyi bilinen bir isim.
Bizim onu tanımamız ise önce Sex and the City, ardından da Bir Alışverişkoliğin Maceraları ve Şeytan Marka Giyer filmleri ve Ugly Betty dizisiyle oldu.
2000′li yıllar modasını şekillendiren dizinin uzantısı olan Sex and the City’nin ikinci filmi, bu perşembe ABD’de, 4 Haziran’da ise Türkiye’de seyirciyle buluşuyor.
Film vizyona girmeden, bütün dünya basınından önce davranıp, Sex and the City 2′nin o çok konuşulan gardırobuyla ilgili detayları öğrenmek üzere Field’ın kapısını çaldım.
Patricia Field’ın evi, Manhattan’ın ünlü sokaklarının birinin üzerinde.
Ama dışardan ev demeye bin şahit istiyor.
Demir kapılı ve parmaklıklı girişiyle bir gece kulübü sanabilirsiniz rahatlıkla.
Adresin doğru olduğunu bildiğim halde bir süre tereddüt edip zile basıyorum.
İçerden çılgınca köpek havlamaları geliyor.
Field’ın finoları Sultana ve Putana ile ilgili uyarılarımı almıştım:
Eve gelenlere çok havlıyor, ama saldırmıyorlar…
Üst katın biraz daha ofis gibi kullanıldığını tahmin ediyorum; köşedeki bölümde styling için bekleyen onlarca elbise ve aksesuar duruyor.
Field’in zevklerini çok iyi yansıtan alt kattaki açık salona iniyor, mutfak masasına kuruluyoruz.
Sultana ve Putana da iki saat süren röportajımız boyunca yanımızdan ayrılmıyor.
İlgi arsızı köpekler sohbetimizi bölmesin diye söyleşi boyunca bir onu, bir öbürünü okşamak zorunda kalıyorum!
Trendler yaratan dizi ve filmlere imza atan Field’ın üzerinde bir eşfoman altı ve ince bir atlet var.
Stilini orijinal ve eğlenceli olarak tanımlasa da günlük hayatta çok Amerikanvari bir tarzı olduğunu anlatıyor: “Kendimi bildim bileli jean-tişört kızıyım. Ama özel bir yere gideceksem, keyfim de yerindeyse süslenmeyi severim.” İlerlemiş yaşına rağmen oldukça fit görünüyor, Field.
“67 yaşımdayım. Ama 67′nin tarifine uymuyorum. Çünkü yaşı yıllarla ölçmüyorum,” diyor, yakınlarının seslendiği ismiyle ‘Pat’.
İnsanların yaşlarına göre giyinmeleri gerektiği fikrine katılıyor ama “Yaş, kalbinizde ve ruhunuzdadır,” diye de ekliyor hemen:
“Birkaç rakam yüzünden bir yaşa gelince şort giymeyecek misiniz yani? Eğer bacaklarınız güzelse, yaşlı da olsanız açmalısınız!”
ORTADOĞU SAHNELERİ BENİ ÇOK HEYECANLANDIRDI
- Carrie, Samantha, Charlotte ve Miranda 40′larını geçti artık. Bu filmle beraber kızların stillerinde bir olgunlaşma görecek miyiz?
- Genel olarak konuşamam ama artık hepsini o kadar iyi tanıyoruz ki, mesela Samantha’nın hiç değişmeyeceğini biliyoruz. Sadece daha abartılı olabilir.
Miranda, işinde istikrarlı bir şekilde devam ediyor. Biraz daha sofistike tabii. Charlotte evlendi ve hayalini kurduğu hayatı yaşıyor. Hayatı Madison Avenue’da geçiyor. O da çok değişmiyor, yalnızca daha pahalı şeylere maddi gücü yetiyor.
- Sarah Jessica Parker dizinin sonlarından beri ünlü markaların kıyafetlerini giymek istiyor. Bunda Carrie’nin 40′larını geçmesinin de etkisi var elbette. Ben kendi eğlenceli kombinlerimi bir şekilde araya sıkıştırıyorum ama oyuncuların isteklerini göz ardı edemezsiniz. Sarah Jessica ile benim özel bir ilişkim var. Birbirimize çok saygı duyar ve çok güveniriz. Onun istemeyeceği bir şey yapsam da, mutlaka dener. O yüzden stilinde mutlaka biraz Carrie’lik bırkamaya çalışıyorum. Çünkü insanın stilinin yıllar içinde değişebileceğine inanmıyorum.
- Senaryoda Ortadoğu sahnelerini okuduğumda çok heyecanlandım. Çünkü ben göbek atarak büyüdüm. Kültürel mirasım, yaratıcılığım, çocukluğum ve moda birikimimin Hollywood yansıması oldu bu film. Kostümler için uzun araştırmalara gerek kalmadı. O yüden çok da eğlenceli oldu.
SAMANTHA’YA GELİNLİK GİYDİRİP BASINI KANDIRDIK
- Dubai izin vermeyince çekimler Fas’a alındı. Kostümlerde bir sıkıntı yarattı mı bu?
- Dubai’ye gidip yerel kıyafetleri araştırmış, kıyafet de toplamıştık. Neticede çekimler Fas’ta yapıldı ama film Abu Dhabi’de geçiyor. Politikaya girmek istemiyorum. Filmin ismi yüzünden mi istemediler, bilmiyorum ama bir başka emirlikte geçiyor filmin konusu. O yüzden yine Arap Emirlikleri’ne yarayacak.
- Favori bir kostümünüz var mı?
- Filmdeki bütün kıyafetleri çok sevdim. Çünkü hepsi ben gibi. Bütün yaratıcılığımı ve tecrübemi kullandım bu filmde. Çok şatafatlı, çok renkli, çok eğlenceli; gerçek bir moda şöleni oldu. Abu Dhabi çekimlerindeki kıyafetleri de Müslüman kültürüne saygıda kusur etmeden seçtim. Uzun ama çok zarif elbiseler kullandım. Başörtüleri de çok hoş oldu.
- Filmdeki uyarlamalarınız İslami giyime de ilham verir mi dersiniz?
- Keşke! Ortadoğu ülkelerinin kraliyet ailelerinden tanıdıklarım var. Hepsi modayla yakından ilgileniyor. Özellikle Batı kültürüne aşina olanların çok beğeneceğine eminim.
- Filmde bir 80′lere de bir geri dönüş var. O dönemi yeniden yaratırken eğlendiniz mi?
- Pek emin değilim. 80′ler kılıkları yapıyoruz ama bu kadınların hepsi 40′larını geçmiş. Filmin en zorlandığım sahneleri onlar oldu. İlk sahneleri olduğu ve dış mekanda çekildiği için de herkes gördü ve çok konuşuldu.
- Çekimler boyunca basında sürekli haberler çıktı. Birkaç kez senaryonun değiştiği bile yazıldı. Sizi nasıl etkiledi paparazzi ilgisi?
- Kostüm departmanını çok etkilemedi. Yalnız bir kez yapımcıların isteği üzerine Kim Catrall’a gelinlik giydirdik. Gazeteciler fotoğraflarını çekince ‘Samantha evleniyor,’ diye haberler çıktı. Ama bunların hepsi kandırmacaydı tabii.
DİZİNİN SON BÖLÜMÜNDEKİ VERSACE ELBİSE AKLIMDA YER ETTİ
- Dünya sizi filmlerdeki kostümlerinizle tanıdı ama mağazanızla New York moda camiasınca uzun yıllardır biliniyordunuz zaten…
- Tüccar bir aileden geliyorum. Üniversiteyi bitirdikten sonra birkaç yıl perakende sektöründe çalıştım. Tecrübe edindikten sonra 25 yaşındayken kendi mağazamı açtım. Mağazamın ünlenmesi 80′lerin ortasında oldu. Önce mağazacıydım; işe stilist olarak başlamadım yani.
- Filmlere styling yapmaya nasıl başladınız?
- Style.com’un kurucusu olan arkadaşım Candy Price, Diane Lane’in başrolünde oynadığı Lady Beware adlı filmde görevliydi. Filmin yönetmeni kıyafetleri yapabilecek birini sormuş. O da beni önermiş. İlk profesyonel film tecrübem, o oldu. Çok da sevdim. Çünkü hem çok kolaydı, hem de mağazanın kat kat fazlasını kazanıyordum. Mağazamı açtıktan 25 yıl sonra geçtim styling’e.
- Sex and the City’yle yollarınız nasıl kesişti?
- Dizinin ilk bölümünün styling’ini başkası yapmış ama yapımcılar memnun kalmamış. Sarah Jessica ile daha önce bir filmde çalışmıştık; beni iyi tanıyordu. O tavsiye etmiş.
- Sex and the City dizisi için 2000′lerin stilini şekillendirdi diyebilir miyiz?
- Kesinlikle. Çok acayip bir dönemdi. Kimse bunu planlamamıştı tabii ki ama yaptık, insanlar sevdi ve çok tuttu..
- Dizideki kostümler arasında favorileriniz var mıydı?
- Dizinin son bölümünde Carrie’nin giydiği yeşil Versace elbise, insanlar da çok konuştuğu için aklımda yer etti. Paris’te otel odasında, sevgilisini beklerken ve sevgilisi gelmezken… Sihirli bir diziydi Sex and the City. Çok güzeldi, ilginçti. Ama bütün kıyafetler benim favorim çünkü hepsi benden çıkıyor.
CARRIE İLE ÖZDEŞLEŞEN İSİM KOLYELERİ HALA ÇOK SATILIYOR
- Styling’in önemi nedir sizce?
- Özellikle görsel medyada çok önemli. Birçok aktör senaryoyu okur, ama kıyafeti giydikten sonra tak olarak karaktere girer. Benim de stylist olduğumu unutuyorlar çoğu zaman. Moda endüstrisini, trendleri falan soruyorlar. Ama benim işim hikâye anlatmak.
- Nasıl hazırlanıyorsunuz?
- Senaryo elbette fikir veriyor ama ‘Ve içeri kahverengi kıyafetli bir kadın girer,’ yazmıyor. Önce karakteri anlarsın. Sonra aktörü tanırsın iyice. Çünkü insandan karaktere geçeceği yaratıcı bir evre söz konusu. Aktörün vücudu var, karakteri var, fikirleri var. Benim metodum, aktörle karakter arasındaki paralellikleri bulmak ve o sınırların içinde kalmak. Neticede kamera önünde olan, aktör. İşi de, karakteri canlandırmak. İstemediğini giyerse, kıyafeti rahatsızsa, verim alınamaz. Aktörlerin kâğıt bebek veya manken olmadığının bilincinde olmak çok önemli.
- Mağazanızda Sex and the City’nin ürünlerini hâlâ satıyorsunuz, değil mi?
- Evet. İsim kolyeleri, şimdiye kadar en çok sattığımız ve halen de çok satan bir ürün. Dizi zamanında moda oldu ama bence o bir trend değil, gerçek bir klasik. Aynı şekilde, gladyatör sandaletler. Biz Dior giydirmiştik ve sonra patladı.
Babam İstanbul doğumlu; asıl soyadımız Çürükdişyan’mış
- Türkiye’ye sık gelip gidiyorsunuz galiba?
- Aslında çok bağım olmasına rağmen 90′lara kadar gelmemiştim. Sonra şehri öğrenip insanlarla tanıştıkça daha da çok sevmeye başladım.
- İnsanlar derken Ivana Sert’ten bahsediyorsunuz sanırım.
- Ivana, Yurdal… Son olarak Bodrum’a gittim. Türkiye’yi çok seviyorum çünkü benim kültürümün önemli bir parçası. Geçmişimi, kültürümü öğrenmek; o boşluğu doldurmak hoşuma gidiyor. Babam İstanbul’da doğmuş bir Ermeni. 1920′lerin başlarında politik ve ekonomik nedenlerden dolayı Fransa’ya, oradan da Amerika’ya gelmiş. Ben yedi yaşımdayken hayatını kaybetti.
- Peki ya anneniz?
- Annem Yunan asıllı, Midilli’de doğmuş. Osmanlı İmparatorluğu döneminde önemli bir ticari liman olduğu için özel statüde bir adaymış. Geçtiğimiz yıllarda Midilli’ye de ilk kez gittim. O da çok ilginçti benim için.
- İstanbul’da akrabalarınız var mı?
- Hiç sanmıyorum. Kimse böyle bir şeyden bahsetmedi. Babamın adı Hayki’ymiş; Amerika’ya gelince Henry yapmış. Soyadımız ise Çürükdişyanmış; Hague olmuş.
Ivana’nın tasarımlarını çok beğeniyor ve destekliyorum
- Ivana Sert’le nasıl tanıştınız?
- Marks&Spencer’la yaptığım işbirliği için geldiğimde tanıştım. Kocası Yurdal yanıma gelip ‘Karım seninle tanışmak istiyor ama çok çekiniyor,’ dedi. Ben de, ‘Gel tanışalım,’ dedim ve o gün bugündür arkadaşız. Çok tatlı, eğlenceli ve neşeli bir çift.
- Ivana Sert’in yapacağı defile için İstanbul’a gelmiştiniz. Ona destek olmaya devam ediyor musunuz?
- Evet. Ivana ilk tanıştığımızda bana ‘Bir şeyler yapmak istiyorum, ne yapmalıyım?’ diye sordu. ‘Ne istiyorsan onu yapmalısın,’ dedim. Ve mayo yaptı. Çok güzeller; çok beğendim. Böyle mayolar bulamıyorsunuz. Evet küçük olabilir ama yine de var böyle bir pazar. Herkesin giydiği sade modellerden farklı; şatafatlı mayolar. Gördüğümde çok heyecanlandım ve filmdeki sahnelerde kullandım. Sex and the City 2′nin galasının yapıldığı gece Hudson Hotel’de çok büyük bir parti veriyorum. Partinin teması plaj modası olacak. Partide Ivana’nın mayolarını da sergileyeceğim. Bir mayo firması benimle çalışmak istemişti. Ivana da geliyor partiye. Onları tanıştırmayı düşünüyorum.
Taytların mucidi de o
“70′lerin sonu gibi New York’ta ciddi bir akım başladı. Herkes Avrupalı tasarımcıların kıyafetlerine ilgi duyuyordu. Ben de kendimi Paris’e mağaza için ürün almaya giderken buldum. Ama o sırada dolar değer kaybetti ve pahalı kıyafetlere ilgi azalmaya başladı. Butiğim mağazadan çok, bir müze gibiydi. İnsanlar gelip bakıyor ama bir şey almıyordu. Bir de tabii disko; Studio 54 zamanı… Hâlâ çok beğendiğim bir tasarımcı olan Norma Kamali’yi gördüm bir gece orada. Daracık, kayak pantolonu gibi bir şey giymişti. Dar; yeni bir silüetti ama pahalı bir pantolondu. Ondan ilham alarak streç ve dar, aynı zamanda da hesaplı bir tasarım yapmaya karar verdim. Her yana esneyen bir kumaş buldum. İki taraflı kesip beline bir lastik taktım ve 28 dolardan satmaya başladım. Öyle ilgi gördü ki, diğer mağazalar da benden gelip satın almaya başladı. Bugünkü taytların doğuşu böyle oldu.”
















6 Yorum
Yorum yap veya Ping yolla
Moda Cadısı
Çok güzel bir söyleşi olmuş
Benim de dizi de en sevdiğim sahne ve kıyafetlerden biri, o Atelier Versace elbise sanırım. Son olarak eklemek istediğim bir şey var,keşke ülkemizdeki yaş ve ona uygun giyinme, işte belli bir yaştan sonra bazı şeyleri giymeme ..vs kurallarına kafayı bu kadar takan insanlar bu satırları okuyup, biraz ufuklarını genişletseler
)
24 May 2010 | 12:26
Seda Yılmaz
Bayıldım Yaprak! Tam anlattığın gibi
Vee dizideki en sevdiğim kat kat milföy pasta Versace elbise onun da favorisiymiş!
24 May 2010 | 12:58
burcu d.
harika bir interview olmus. patricia’nin gecmisi ne kadar ilgincmis, cok sasirdim. ivana’ya söylecek birsey bulamiyorum: cok sansli bir kadin. cok büyük bir basari.
26 May 2010 | 02:57
“Patricia Field’ı evinde ziyaret ettim” adlı yazıya cevap verin.